Yazarımızın bayburtlum.net'te 2009-11-11 tarihinde yazmış oldugu köşe yazısıdır.
Bu satırlar; şu ‘kelamı kibarı’ okurken kaleme alınmıştır. Hz. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled Hz.leri Buyurur ki: ”İnsan bedeni Hakkın dükkânıdır. İçinde Rahmanın sıfatları vardır. Az olsa bile bu sıfatlar aydınlatıcıdır. Bu azdan çoğa doğru seyret.”
“Hakkın Dükkânı” Kelamına değinmeden evvel, “Rahmanın Sıfatlarına bir bakalım.
Rahmanın sıfatları: Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi, Basar, Kelam. Kendi Subuti Sıfatlarıyla da bezetmiştir insan bedenini. İlmi, iradesine vermiş, işitme ve konuşma sıfatıyla görme sıfatını birbirine bağlayarak ve ona hayat verip kudret sahibi yapmıştır.
Görünen bütün harikuladelikler bizatihi yaratıcının kendisinde bulunan harikuladeliklerdir. O zaman ‘Kul’ da Allahın, nimette Allahın oluyor.
Bu vermiş olduğu harikuladelikler elbette ki birer nimettir. Görme yetimizin hakkını ödeye bilmek için ömrümüz boyunca alnımızı secdeden kaldırmadan ibadet etsek bile bu nimetin şükrünü eda etmiş olamayacağımızı buyuruyor Hz. Peygamber. Artık diğer nimetlerini ödemek her halde kulun işi değildir. Bu ancak Allahın bir lütfüdür kuluna.
Yüce Allah kendi sıfatlarıyla bezeyip yarattığı insana “Eşref-i Mahlûkat” diyerek, yaratılanların en üstünü demiştir. Kendisinde olan sonsuz kudretin çok azını insana vererek onu taçlandırmıştır.
Hz. Mevla da:”Testide ne var ki nehirde olmasın evde ne var ki şehirde olmasın(!)” söyleyerek; nehirde akan suyun muhtevasının testidekiyle aynısı olduğunu vurgulayarak evde olanlarında şehirde olanlardan başka bir şey olmayacağını belirtmiştir.
Hz. Mevlana’nın bu beytin de; parçadan bütüne mantığı; (yaratılan her şeyde Yaratanın bir eseri bulunduğunu), Sultan Veledin ise bütünden parçaya giderek aynı sonuca ulaşmasını, (yaratanın her yarattığında kendisinden bir eseri bulunduğu) sonucuna ulaştığını görüyoruz.
Yüce Allah neyi yaratmışsa, yarattıklarında kendisinden bir parça vererek onu ulvileştirmiştir.
Bu yaratılanların içerisinde en yüce olan ‘insan’ kendi benliğini bulduğu zaman yaratanın asıl gayesine ulaşmış oluyor. Nitekim Hak Teâlâ:”Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi ve keşfedilmeyi istedim, mahlûkatı yarattım.” Buyurarak kendi varlığını yarattıklarında gizlemiş ‘beni bulun’ demiştir. Hakikatte ise bilineni bilip ortaya çıkarmakmış marifet.
Marifet, gizli hazineyi yine onun vermiş olduğu hazineyle bulup, bilmekmiş.
Ama bu arayış ve buluş o karda kolay olmasa gerek. Sonuçta bir hazine bulunacaksa elbette ki bunun bir bedeli vardır.
‘Hepsi benimdir’ demekle işin başında kaybeden, sadece iradesiyle bu küçük hazinenin sahibi olduğunu sanan insan ne kadar aldanmıştır. Oysaki sadece hazineyi bulmakla mükellef ve kendisine verilen hazinenin bir emanetçisi olduğunun farkında değildir.
Günü ve saati geldiğinde emanetin elinden alınıp hazinenin gerçek sahibine iadesi halinde kendisinde bulunan hazinenin emanetçisi olduğunu idrak ettiğinde bu arayışın bittiğinin fakında oluyor.
İlmiyle amil olup; ‘ben keşfettim, ben tedavi ettim’ diyen, aslın vermiş olduğu yetkiyle vekâleten imza atanlara benzer. Elbette ki imzasını atacaktır ama bir vekil olduğunu bilerek.
Hakikatte bizler, aslın vermiş olduğu yetkiyle sürekli bir döngü içerisindeyiz. Her gelen o hazineyi bulmakla mükellef. Her ne iş yaparsa yapsın. Konumu ne olursa olsun.
Hakikatte suyun aslı bir damladır. Hazinenin içinde bir damla. O da hazineye dâhildir.
Suların çırpınıp belirli bir hal almasına “dalga” denir. Ne zaman ki rüzgârın esmesiyle sularda köpük meydana gelir. Dalgalarda da su damlacıkları oluşur. Güneşin ısıtmasıyla su damlacıkları buharlaşarak havanın üzerine çıkar ve buhar birikintisi olur. Buharın birikmesi ve yoğunlaşmasıyla bulut meydana gelir. Bulutun belirli bir ısıyla parçalanmasıyla yağmur olur yine suya dönüşür. Yine aslına dönmüştür. Bir damladan oluşmuştu. Yine bir damlaya döndü. İbret alanlar için ne büyük bir döngü.
Hakkın dükkânında ne cilveyi Rabbaniler oluyor. Rüzgâr, su, güneş, insan… Hepsi dükkânın içinde… Ve hepsi bu beden için.
Ya bedenin içinde ki dükkân… O dükkânda neler var birde ona bakalım. Bu âlemdeki dükkânlarda neler varsa bu bedenin içinde ki dükkânda da aynıları vardır. (Asker, taşıyıcı, kilerci, yemekhaneci, çöpçü, kanalizasyoncu, mezarcı…) Ayrıca gelişmiş son teknoloji ürünleri de var. (Radar istasyonları, alarm tertibatı, kalorifer tesisatı, elektrik ağı, manivelacı tertibatı, elektronik bilgisayar…)
Görüldüğü gibi Hakkın dükkânında mevcut olanlar; dışarıdaki dükkânda olanla aynı. O zaman dışarıdaki dükkânlarda bir şey aramaya hacet yok. Ne arayacaksak kendi dükkânımızda zaten var. İş, onları bulup ve keşfetmeye kalıyor. Hazine içerisinde, hazine aramak gibi bir şey…
“Ve azdan çoğa doğru seyreder.”
Az olarak verilen bu hazinenin aranması her bir hazineye ulaşarak artması ve gerçek hazinenin bulunması.
Hazine içinde küçük bir hazine parçasının birleşerek büyümesi nihayetinde asıl hazineye kavuşması. Cıva parçalarının birbiriyle bütünleşmesi gibi.
O zaman insan denen hazine: Sen bir zümrüt-ü Ankasın. Kargalarla ve çöplükler de işin olamaz senin.
Asli vazifene dön(!) Sana verilmiş hazineyle, hazinenin sahibini bul (!)
Konu Hakkında Teşekkür Edip Paylaşımcıya Destek Olabilirsiniz.