1. Haberler
  2. Köşe Yazıları
  3. Geçmiş Zaman Olur Ki

Geçmiş Zaman Olur Ki

Vasfi Okur
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Yetmişli yılların buhranlı zamanlarıydı; kahvehane işletiyoruz. Kahvelerin henüz kıraathane olmadığı dönemler…

Yoklukların kol gezdiği kısıtlı günler. Çay yok, şeker yok, gaz yok, tüp yok… Bir kilo şeker için saatlerce sıra beklemeler… Hele gaz yağı kuyrukları ki; ekseriyetle kışın olurdu. Sen seyret o zaman keskin ayazda sıra beklemeleri. Arada bir de kavgalar olurdu. Kuyruk kavgaları. Gün gelirdi; babam Kelkit’e gider çay otu getirirdi. Kahvehanemizin küçükte bir oteli vardı. İki katlı. Babam, umumiyetli birinci katını talebelere ve toplu yatan işçilere verirdi. Bir keresinde Kürt işçiler gelmişti. Kanalizasyon borularını döşemek için. Her halde müteahhit firma, Bayburtlu değildi. İşçileri de Sanırım Tunceli’den getirmişti. Kırk elli kişi. Hepsi bizim otelin birinci katında kalırdılar ve kendi getirmiş oldukları yer yataklarında yatardılar. Akşam oldu mu büyükçe bir halay çevirirdiler. “Hezali yelli yelli yelli can. Dezali yelli yelli yelli can. Oğlan kıza iş attı. Vay hele hele itoğlu it” Hep bu türkü dillerindeydi. Söyler oynardılar. Talebelerden, ben de iz bırakanlar ise, kendi akrabalarımızdan olanlardı. Dört arkadaştılar. Lise talebesiydiler. Kış oldu mu; yakacaklarını köyden getirirdiler. Bazen da nedense olmazdı yakacakları. O zamanda, kaldırımlardan kasa toplayıp yakardılar. Bir zaman sonra onlarda biterdi. O zamanda, otelin odunlarından yürütürdüler. Babam bir türlü yakalayamazdı. Odunlara da işaret koyardı ama olmaz bir türlü denk getiremezdi. Baktı ki, olamayacak; birgün yataklarını topladığı gibi kapının önüne attı. O kışı hiçte kolay geçirememiştiler bizimkiler.

Birde kahvenin müdavimi olan müşterilerimiz vardı. Hani, demirbaş cinsinden… Bu simalardan; Mansur abiyi hiç unutamam. Oldukça ciddi ve vakur bir duruşu vardı. Kolay kolay yüzüne bakamazdım. Siyah saçları omuzlarında, arkaya taralı, uzun doz renkli paltosunun kenarları kalkık dik omuzlu bu bekâr delikanlı oldukça sert bakar kimseyle muhatap olmaz. Sorulursa konuşur, sorulmazsa hep sukut ederdi. Filtresiz Bafra sigarasından derin nefesler çeker, beyazımsı duman ağzından ve burnun deliklerinden beraber çıkardı. Uzaktan hep onu izlerdim. Zira yakından gözlerine bakmaya cesaret edemezdim. Genellikle Tercüman gazetesi okur; Ahmet Kabaklının ve Yavuz Donatın köşelerinin müdavimiydi. Tevekkel biriydi Mansur abi. Kesinlikle yanında kadın-kız muhabbeti olmazdı. Kimse buna da cesaret edemezdi. Hiç malayani konuştuğu vaki değildi. Rahmetli babası da öyleydi. Oda Çarşı Köprüsünün başında, demir bir barakada kitap satardı. Kafasını kitabından kaldırdığı vaki değildi. Kitap soran olursa, değerini söyler, yine kitabına başını eğerdi. Sürekli kafasında yeşil bir takkesi vardı. Babası rahmetli olduktan sonrada annesiyle beraber kalırdı bu bekâr deli kanlı. Biraz babavari biraz külhanbeyi görünüşlü bu sert adamın evin de çokça da kedileri vardı. Ben deyim on tane siz diyin yirmi belki daha da fazla. Annesi de çok Saliha bir hanımdı. Saliha bacı derdilerdi. Bir diğer ismi de (Gubani) . Çoluğu çocuğu, genci yaşlıyı “Gubani” der severdi. Her halde adı buradan kalmış olacak ki o sokağın çok takva ve ehli salip bir hanımıydı.

Öyle sanıyorum ki tasavvuf ehliydi. Kılı kırk yaran şeriat sohbetleri de olurdu Mansur abinin. Zaten sürekli kitap okurdu. Kendisi de kitapçıydı. Yeni Caminin Duvarının dibinde. Tahta arabasının üzerinde dini kitaplar satardı.

Bizim kahvehane birazda garibanlar kahvehanesiydi. Bayburt ta; ne kadar düşkün, mücrim, sefil yurtsuz yuvasız kimse varsa diyebilirim ki hepsi bizim kahvehane de toplanırdılar. Yatacak yeri olmayanlara babam bedavadan yer verir para almazdı. Çayları da cabası…

Bu simalardan aklımda kalanlar: Kürt Emo, Deli Möhsün (Muhsin) , Antikaların Memet amca, Sakallı Abdurrahman, Rüstem Baba, Duduzarlı Âşık Vehbi, Kırzılı Süleyman, Aşağı Hayıklı Deli Kamil ve hatırlayamadığım daha birçokları vardı. Tabiri yerindeyse; birazda düşkünler eviydi, bizim kahvehanemiz.

Bu demirbaşlardan biraz bahsedecek olursam ilk sırayı Rüstem Baba alır. Çok kavruk fındığını yemiş dirim de ondan mıdır bilmem ama onu hiç unutmam. Sürekli ağzın kenarlarında salyası olurdu. Ve derin ceplerin de hiç kavrulmuş fındığı eksik olmazdı. Diye bilirim ki boyu beraber bir palto giyerdi. Birde sürekli ayakkabıları ayağından büyük olurdu Rüstem babanın. Sıkça otelde kaldığı olurdu. Köyüne gitmediği günler muhakkak oteldeydi.

Birde Möhsün amca vardı. Babam ona bir özel oda vermişti. Otelin tek özel odasını… Küçücük bir oda… Orda yatar kalkar, orda yer içerdi. Bazen domates ekmek, bazen peynir ekmek… Birde benim götürdüğüm bir büyük bardak çay. Orda tıraş olurdu. Pantolonu sürekli ütülü… Sanırım her akşam yatağının altına koyardı ütüsü bozulmasın diye…

Evliydi de. Çocukları da vardı. Ama Möhsün amca hep otelde kalırdı. O kadar temiz gezerdi ki; onu bir çamur deryasına atsanız, ne bir parça ayakkabısında çamur bulabilirdiniz ne de pantolonunda.

Kürt Emoyu sürekli kızdırırdılar. Hafif aksaktı. Elinde bir sopası olurdu devamlı. Onu ha bire sallar, güya korkuturdu, onu kızdıranları. Nihayetinde Kara Köseye göç etti. Kurtulmuştu garip.

Antikaların Memet amca ise sanırım bir derya gölüydü. O da evliydi ve arada bir otelde kalırdı. Onun yakının da ne zaman Kuranı kerim okunsa, ya da haki kattan bir şey anlatılsa, ya da hak âşıklarından biri bir beyit okusa, “Allah” diye bağırır cezbeye gelirdi. Hele de camide cezbelendiği vakit uyuyanlar da uyanırdı.

Sakalı Abdurrahman’ın aklımda kalan silueti; Uzunca bir sakal ve aklıma gelmediği bir türküsü vardı. O türküyü söyletir bir paket sigara alırdılar. O da ucuca ekler içerdi. Hiç bitmezdi ağzında sigarası. Paket bittiği zamanda izmaritleri toplar… Onlarda biterdi. Abdurrahman bu sefer sigara arardı. Sanırım oda tevekkel biriydi. Kimseye ilişmez kimseyle muhatap olamazdı. Sanki faklı bir âlemdeydi. Onu dinleyen ve ya izleyen sanırdı ki başka bir âlemde yaşıyor. Sanki bu dünyanın adamı değildi. Bir tek sigarasından başka…

Kırzılı Süleyman’ın; sırtından hiç torbası eksik olmazdı. Muhakkak içinde bir takım elbise olurdu. Kim ölse onun elbiselerini muhakkak Süleyman’a verirdiler. O da ne yapardı bilinmez. Öyle olurdu ki sabah başka bir elbise öğleden sonra başka bir elbise giyerdi Süleyman.

Geldik Kamil amcaya; onunda sürekli sırtında yağmurluk bir pardiso bulunur ve sürekli de üç düğmesi ilikli olurdu. O da sigara tiryakisiydi. Sigarayı yarıya kadar ağzına sokardı. Sigarası bitmeye görsün, işte o zaman Kamil amca Muhakkak ki sigarasını yenileyecek.

En nihayet; Âşık Vehbi…
Gerçekten aşkımıydı yoksa bir kızın âşıklığını mı çekerdi bilinmez ama eli kulağa atımı içli ve yakıcı bir sesi vardı. Saçları sürekli suyla ıslatılmış ve geri taralı olurdu. Hep bir türküsü vardı, onu söylerdi. Türkü bittiği zaman, kahvehanenin nikelaj çay tablası ele alınır ve masalar sırayla dolanılırdı. Üçer beşer atardılar müşteriler.

Kimleri götürmedin koca dünya? Kimler vardı senin bağrında? Kimleri sinene almadın ki?

Şimdilerde kala kala bir Mansur abi bir de Âşık Vehbi mi ne hayatta. Ne Möhsün amcadan eser kaldı ne de antikaların Memet amcadan. Ne Rüstem babanın fındıkları ne de Kamil amca. Doymadın mı koca dünya? Daha kimler sırada?

Bir varmış bir yokmuş çocuk masalı gibi, çocukluğumun sisli, sırlı, gizli hatıraları.

Hani Eles-tü bezmin de ikrar vermiştik ya, hani doğduk: Öleceğiz demiştik ya sanırım o ikrarın birer tezahürleriydi yaşananlar. Yaşayanlar yaşadı gittiler. Geri de bizler kaldık. Bizlerde o ikrarı tamamlayacağız gibi.

Büyüdük serpildik, deli kanlı olduk. Şimdide yaşlanıyoruz. Bazılarımızın gönlü bulanık göl gibi oldu, bazılarımızın gönlü akan bir nehir, bazılarımızda derya deniz. Ben nerdeyim? Hangi demde, hangi âlemdeyim bilmiyorum. Bildiğim bir tek şey varsa o da mazimde ki belli belirsiz siluetler.

Gelecekte ne mi var? İnanın ben de bilmiyorum. Geleceğim karanlık ve anı yaşıyorum.

0
be_en
Beğen
0
alk_
Alkış
1
mutlu
Mutlu
0
k_zg_n
Kızgın
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
_zg_n
Üzgün

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir